BU İTİBAR SADECE İLME Mİ?

Ahmet Şemseddin, Tokatlı’dır. Annesi, İbn-i Küpeli’nin kızı Yusuf Sinaneddin hazretleri nin yeğenidir. Ancak o, babası ve dedesi gibi bir asker olmak ister, orduya girer. İkinci Bâyezid Han’ın yanında seferlere katılır. Ama görünen o ki, bu ocağa ömrünü de verse, geleceği son nokta sıradan sipahiliktir. Zira askerliği sevmesine rağmen, çelebi meşreplidir.
Kışlada Evranosoğlu Ahmed adında bir komutan vardır ki tam bir liderdir. Kara yağız, heybetli bir adamdır. Hani “dağ gibi” derler ya, işte öyle. Gözleri çakmak çakmaktır, sesi yıldırımları andırır. Her silahı maharetle kullanır ve tam bir kurmaydır. Vezirler ardınca yürür, paşalar selâma durur.İhtiyar bir âlimin ordugâha yolu düşer. Libası soluk, hırkası yamalıdır. Çarıkları dağılacak kadar eskidir sonra. Evranos bey hürmetle eğilir, ellerini öper. Vezir İbrahim Paşa kalkar, yerini gösterir. Kemalpaşazade sorar: “Bu zat kim?”-Ona Molla Lütfü derler, Filibe medresesinde muâllimdir.

-Komutan bey hürmet ettiğine göre bir özelliği olmalı. -Ne gibi? -Ne bileyim, padişaha yakındır belki. -Yo hayır. -Bu itibar sadece ilmine mi yani? -Ya sen ne sanıyordun? Kemâlpaşazade Ahmed’in mütevazı dünyasında hırsa yer yoktur. Ama o an ilme karşı dayanılmaz bir merak uyanır. Yüreğinde tomurcuklar açılır. İçi sığmaz olur içine. Rüyalarında kitaplar, rahleler görür, nur yüzlülerin önünde diz çöker.

Dayanamaz, Molla Lütfü’yü bulur. Mübârek Kemâlpaşazade’yi hevesli görünce “Hiç durma!” der, “İlme niyetlenen soluğunun hesabını yapsa gerek.” Ahmed Kemalpaşazâde’de öylesine hızlı bir kavrayış kabiliyeti ve öylesine güçlü bir hafıza vardır ki Molla Lütfü hayretler içinde kalır. Bu genç bir cevherdir. Hâzâ cevher. Tozu alındığında göz kamaştıracak. Işığı cihanı saracaktır. Nitekim talebesinin elini tutar, onu zamanın alimlerinden Kestelli Muslihiddin ve Hatipzâde Muhyiddin ile tanıştırır. Derken Muarifzâde… Sultan İkinci Bâyezid âlimlere çok kıymet verir. İbn-i Kemâlpaşa’nın hızlı çıkışından haberdârdır. Onu Edirne’deki Taşlık medreselerine tayin eder ve İdris-i Bitlisi’nin Heşt Behişt’ ine benzer bir Osmanlı Tarihi yazmasını ister. Eser kısa sürede biter ve kelimenin tam manası ile mükemmeldir. Sultan öylesine hislenir ki anlatılamaz. Söyleyecek söz bulamaz. Onu derhâl Üsküp’teki İshak Paşa medreselerine tayin eder, sonra Edirne’deki Halebiye medreselerine terfi ettirir.

Bayezid Han bu zinde âlimi çok sever. Elinden tutar, önünü açar. Ama Kemalpaşa zade’nin gönlündeki aslan Şehzade Selim’dir. Zira o günlerde doğu illerinde kanlı bir kavga sürer ve Dersaadet vahametin farkında değildir. Bâyezid ve paşalarının dikkati hâlâ Avrupa’ dadır. Halbuki İranlı askerler köylere kasabalara girer. Kınalı gelinleri, beşikteki bebekleri keserler. Ortalık mezbahaya döner. İbn-i Kemâlpaşa kışlayı iyi tanır. Anadolu’da yayılan fitneyi ancak Selim’in bastırabilece ğine inanır. Zira İslâm âlemini tek bayrak altında toplayabilecek dirayet onda vardır. Evet Bayezid Han dervişdir, âlimdir, gönül ehlidir. Ama şimdilerde devlet Şehzade Selim gibisine muhtaçtır. Kemâlpaşazâde kimseden çekinmeden hak bildiğini söyler. “Hünkâr dediğin güzel silah kullanmalı ve hatip olmalıdır” der. “Düşmanını küçük görmemeli ve bin tedbir bilmelidir. Evet, idarecilik mukaddes bir vazifedir, ancak her iyi kimse bunu yapamaz. Allahü teâlâ bazı kaabili yetleri bazı kullarına bahşetmiştir. Ki onlar doğuştan liderdirler! Kişiden iş sorarlar, yaş değil!” Gün gelir İbn-i Kemal hazretlerinin rüyaları gerçekleşir, Selim ağabeylerine rağmen sultan olur.

Ancak o tahtına oturmadan yollara çıkar. Irak ve Horasan illerine yayılan ateşi söndürmeye koşar. Osmanoğulları görünüşte ona biat ederler, ama çadır şartlarında geçecek bir ömre hazır değildirler. “Şimdi sırası mı” diyenlerle, zaferden tereddüt edenler el ele verir, dedikodu üretirler. Öyle ya her seferin bir bedeli vardır ve İmparatorluk maceraya giremeyecek kadar büyüktür artık. İşte bu noktada ilim adamları girer devreye. İdris-i Bitlisi ve İbn-i Kemalpaşa sokak sokak, konak konak dolaşır, cihadı anlatırlar. Kışla kışla gezer, itimat sağlarlar Yavuz’a. İşte genç sultan onların gölgesinde güçlenir. İbn-i Kemâlpaşa, Akkoyunlu, Dulkadiroğulları ve Gürganilerin yaptığı zulümleri halka anlatır. “Korkmayın!” der, “Her Firavun’a bir Musa bulunur!” Ve bir beyti sıkça söyler: “Kısmetindir gezdiren yer yer seniArş’a çıksan âkıbet yer yer seni”Çaldıran seferinde padişahın yanı başındadır. Sıkıntılı anlarda destek olur ve zafer ümidini sürekli canlı tutar.

Zaferi müteakip yeni hedefler gösterir. Şimdi İslâm âleminin güçlü bir halifeye ihtiyacı vardır. Dünya Müslümanları Türk’ün dinamizmine muhtaçtır. Hakikaten o devir Memluklu yönetimi çok kan kaybetmiştir. Bırakın dünya Müslümanlarının meselelerini, kendi sıkıntılarını çözmeye mecâli yoktur. Bir nöbet tesliminin vakti gelmiştir gayri. Öyle ya, gözü uzaklarda olan, içi içine sığmayan yiğitler neden bu köhne devletin emrinde kalsınlar ki?

İbn-i Kemâlpaşa Yavuz’u sefere ikna eder. Hoş, Yavuz buna çoktan niyetlidir ama edebe mugayir iş görmekten çekinir. Zira karşısındaki güçsüz de olsa bir halifedir ve kalbini kırmak istemez. Lâkin manevi işaretler Kemâlpaşazade’yi haklı çıkarır. Ayan beyan Halifeliğe memur olunurlar. Mübârek Suriye ve Mısır seferlerinde padişaha gayret verir. Hatta Şah Tahmasb’a gönderilen mektupları o yazar. Birgün, olacak bu ya İbn-i Kemâlpaşa’nın atı çamura saplanır. Hayvan bir gayretle çıkar, ama yanı başındaki sultanı çamura boyar. Mübârek mahçup olur. Yavuz “Üzülmeyin Efendim!” der, “Sizin atınızın ayağından sıçrayan çamur, bizim için şereftir!” Sonra Hasan Can’ın kulağına eğilir. “Vasiyyetim olsun!” buyurur “Bu çamurlu kaftan kabrimin üstüne serile!” Ve öyle de olur.

Şüphesiz, bu ikilinin başka düşünceleri de vardır. Ama Yavuz genç yaşta rahmet-i Rahman’a kavuşur. Kânuni, baba yadigarının kıymetini bilir. Onu, Zembilli Ali Efendinin ardından Şeyh-ül İslâmlık makamına getirir. Kanuni imparatorluğun gücünü gösteren muhteşem mescidlere meraklıdır. Ama İbn-i Kemâlpaşa öncelikle eğitimden yanadır. Hatta “Taş ile, ağaç ile oyalanmak sultanlara yakışmaz” der, “insan yetiştirmek, Kâbe yapmak kadar sevaptır” İbn-i Kemâlpaşa bir deryadır. Öyle ya sadrazamı Sokullu, şairi Baki, mimarı Sinan, kaptanı Barbaros olan muhteşem bir devletin müftüsüdür o. Ulema yazdıkları kitapları huzuruna getirir, olurunu alır. Bırakın insanları, cinler bile fetva sorarlar. O, sadece büyük bir fakih değil güçlü bir edip ve benzeri az yetişen bir tarihçidir.

Hepsi bir yana Allah dostudur, gönül eridir. İbn-i Kemal Hazretleri yıllar evvel “Ya Ehad, neccina mimma nehaf” (Ey Allah’ım! Bizi korktuğumuzdan kurtar!) buyururlar. (ki talebeleri bunu ebced hesabına vururlar, ölüm tarihini bulurlar.) O sultanların çekindiği sultan Allah’tan çok korkar, gecesiyle gündüzüyle çalışır, ölüme hazırlanır. Mübârek, mütevazı bir kabire defnedilir. Kefenine “Hiye ahirü’l libas” (Bu son elbisendir) yazılır, taşına tek cümle kazınır: “Hâzâ makam-ı Ahmed” (İşte Ahmet’in makamı!)

You may also like...